Yazan : Tevfik Ayhan <ayhan@yorumlayanlar.com>, Ocak 2008
KISA TARİHÇE
Osmanlı’nın sonu
Osmanlı imparatorluğunun sonunu başlıca altı unsur getirmiştir:
- Fransız ihtilaliyle yayılan milliyetçilik akımları;
- Osmanlının önceleri ıskalayıp, sonrasında da marjına düştüğü endüstri devrimi;
- Yine Osmanlı’nın ıskaladığı, daha sonra da Tanzimat’tan başlayarak, dağılana dek yakalamaya çalıştığı modernleşme ve demokratikleşme hareketi;
- Son zamanlarda devlet yapısındaki kokuşmuşluk;
- Bağnazlık;
- Dış güçlerin oyunları.
Öyle ki, koca bir yüzyıl boyunca (19. yy), Osmanlı devletinin bu hali, Batı’da “Doğu sorunu (le probème de l’Orient)” veya “Avrupa’nın hasta adamı” gibi tabirlerlerle, üstü kapalı bir şekilde anılagelmiştir. Bu meselinin bu kadar uzun sürmesinin de iki nedeni vardır: 1) Zamanın dış güçlerinin Osmanlı’yı nasıl paylaşacaklarına bir türlü karar verememeleri; 2) Dağılma sonucu ortaya çıkacak coğrafyanın birçok soruna gebe oluşu (nitekim bugünkü Filistin-Israil, Balkanlar, Kafkasya sorunları bu korkuyu maalesef haklı çıkarıyor).
Bütün bir yüzyıl boyunca, teker teker bağımsızlığını kazanan topraklar, öyle al gülüm-ver gülüm bir atmosferde kaybedilmediler. Her seferinde bir savaş ya da ayaklanma, neredeyse her seferinde bir yenilgi (en azından diplomatik bir yenilgi), bunun akabinde yollara düşen kalabalıklar, aldığı her göçten sonra hastalık ve düşkünlükten kırılan şehirler… Öyle ki, bir hesaba göre (Justin McCarthy, Middle East Quarterly, 1996), 1821′den Istiklâl savaşının sonuna kadarki yüzyıl içinde Osmanlı coğrafyasında 5-6 milyon kadar müslüman öldürülmüş, bir o kadar da göçmen yaratılmıştır.
Bütün bunların, çok miktarda göç alan Anadolu topraklarında nasıl bir psikoloji yaratmış olabileceğini tahmin etmek pek güç olmasa gerek: Bezginlik, yılgınlık, yalnızlık, çaresizlik, korku, ve paranoya… İşin kötüsü, böyle bir psikoloji yalnızca halka değil, gittikçe artan bir şekilde imparatorluk yönetimine de yansımıştır. Böyle bir ortamda Osmanlı devleti kendi vatandaşlarına karşı gittikçe artan bir hırçınlıkla davranmış, çıkan ayaklanmaları her seferinde daha kanlı bir şekilde bastırmaya kalkışmış, bunun batı kamuoyu üzerindeki etkisi her seferinde daha dramatik olmuş ve dağılma esasen daha da hızlanmıştır.
Bu devlet hırçınlığının tepe noktası 1915 olaylarında yaşanmıştır. Her ne kadar bu olaylarda birçok müslüman da öldürülmüş olsa bile, o zamanki Osmanlı hükümetinin, son kertede çoğu masum halktan oluşan birçok Ermeni vatandaşının ölümüyle sonuçlanan (değişik kaynaklara göre bu sayı 400 bin ile birbuçuk milyon arasında değişmektedir) tahcir (zorunlu göç) politikasını herhalde çağımızın modern devlet kıstaslarıyla açıklamak mümkün değildir.
İşin acı tarafı, 19 ve 20. yüzyıllarda Osmanlı’dan bağımsızlarını kazanmış komşu ülkerin çoğu, kollektif hafızalarında Osmanlı’ya dair yalnızca bu hırçın dönemini tutmuşlar, bizlerin hatırlamaktan daha çok hoşlandığımız daha önceki müreffeh ve sulh içindeki günleri unutuvermişlerdir.
Her ne kadar istiklâl harbini sonuçlandıran zafer, halkı bir nebze olsun rahatlatmış olsa bile, bu korkular hala bitmemiş olup, günümüz Türkiye’sinde de hala devam etmektedir.
1923′e, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına geldiğimizde, bu devleti kuranların önünde, oldukça önemli bir kısmı göçmen soyundan olan (bir hesaba göre bu sayı bugün Türkiye halkının dörtte birini oluşturmaktadır) yorgun ve bitkin bir halk vardı. Aslen, o zamanlar Türkiye Cumhuriyeti milletini oluşturanlar, kaderini, bir yüzyıldır mantar gibi orada burada başveriveren devletlerden biriyle değil de, Osmanlı imparatorluğu ile birleştirmiş insanlardı. Bu millet şu veya bu etniseyle açıklanamayacak bir kitleydi. Buna bugün bir hesaba göre otuz kadar etnisite dahildir. Tabii Kürtler de bunun aslî bir unsurudur.
Cumhuriyetin kuruluşunda, Kürtlerin bu milletin ne denli bir parçası olduğunu görebilmek için Kurtuluş savaşındaki tutumlarına bakmak yeterlidir. Birçok Kürt aşireti, Kurtuluş savaşında Mustafa Kemal’in yanında yer almış, omuz omuza çarpışmıştır. Buna bir başka örneği de 1920′lerin ortalarında görebiliriz. O zamanlar hâlâ sonuçlanmamış olan Musul-Kerkük (bugünkü Kuzey Irak) meselesi için Türkiye’nin önerisi bu bölgede bir refendum yapmak idi. Gerçi özellikle İngiltere’nin birtakım manevraları sonucu bu hiç gerçekleştirilememiş olsa da burada Türkiye’nin pozisyonu çok önemlidir. Neden dersiniz? Çünkü Türkiye biliyordu ki, burada bir refendum yapılsa, çoğunluk Türkiye’nin bir parçası olmayı seçecekti.
Bir de bugüne bir bakalım isterseniz. Bugün Kuzey Irak’ta bir referandum yapılsa acaba Türkmenler dışında kaç kişi Türkiye’ye katılmayı seçer?
Peki ne oldu bu zaman zarfında Kürtlerin en azından bir bölümü kendilerini bu kadar Türkiye’ye yabancı hisseder oldular? Ne dersiniz?
Cumhuriyet yılları
Cumhuriyetin ilk yıllarında, Osmanlı coğrafyasında ortaya çıkan birçok ülkede olduğu gibi, bizim yöneticilerimiz de Jakoben Fransız Cumhuriyet’ini örnek almışlardır. Kaldı ki, Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde bazı başka ideolojiler de denenmiş ve başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bunlardan iki tanesi Osmanlıcılık ve ümmetçilik son kertede Osmanlı’nın parçalanmasına engel olamamıştı. Her ne kadar Turancılık da 19. yüzyılda ortaya çıkmışsa da bu ideoloji hiçbir zaman marjinal olamaktan öteye geçememiştir. O zamanlar “anayasal vatandaşlık” gibi bir kavram pek varlık gösteremediğinden olsa gerek, geriye olası tek “tutkal” kalmıştı herhalde: milliyetçilik. Kaldı ki o zamanın modası bu idi.
1923 yılında Cumhuriyet’i kuranların artık bir devleti vardı. Geriye bir eksik kalmıştı: bu bezgin ve yılgın halktan bir millet yaratmak. Bu uğurda, çeşitli uğraşlara girişildi. Bir millet yaratılacaksa, bu milletin ortak bir tarihi, ortak mitleri olması icab ediyordu. İlk önceleri Türklerin Hititler’den geldiği üzerine bir kuram ortaya atıldı. Bu kuram, ortak bir kaynak(origin) ortaya koyduğu gibi, Anadolu’yu tarihsel olarak sahiplenebilmek açısından da ilginçti. Ama Hitit dilinin bir Hint Avrupa dili olduğunun iyice anlaşılmasından sonra bu kuramın pek savunalacak tarafı kalmamıştı. Bunun gibi, örneğin “Güneş dili” türü kuramlar 1920′leri süslemiştir. En sonunda da at sırtında Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu fetheden Türk tiplemesinde karar kılındı.
Aslında, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu yaptıkları, şimdi komşumuz olan diğer genç ülkelerin yaptığından çok da farklı değildir. Örneğin Yunanlı dostlarımız da hummalı bir şekilde, kendilerinin nasıl da Antik Yunan’ın çocukları olduğunu kanıtlama peşindeydiler. Bunu yaparken koskoca bir Bizans ve Osmanlı dönemini yok sayabilmişlerdir.
Cumhuriyet tarihi boyunca, şöyle veya böyle, Türkiye milletini oluşturan neredeyse otuz etnisitenin birçoğu bu politikaya uyum sağlamış ve asimile olmuştur. Hatta bugün, etnik köken olarak alakası olmasa bile, kendisinin at sırtında kamız içen Türk boylarının soyundan geldiğine inanan, yaldızlı Türk milliyetçisi çok büyük kitleler mevcuttur. Hatta, kendine birkaç kuşak öncesinde “Kürdüm” diyen nüfusun bir kısmı da bu furyadan nasibini almıştır.
Bu asimilasyon furyasından pek de nasibini almayan iki önemli kitle vardır: Gayri-müslim vatandaşların ve Kürtlerin büyük bir bölümü. Gayri-müslimler, biliyorsunuz, Lozan’la kazandıkları azınlık statüsünün verdiği imkanlarla kendi eğitimlerini (ve dolayısı ile dilsel ve tarihsel ayrıcalıklarını) koruyabildiklerinden onların çok asimile olmamış olmasını anlayabiliyoruz. Yine de Türkiye’de oturan gayri-müslimlerin hemen hepsi Türkçe biliyor en azından.
Peki Kürtler nereden çıkıyor diyeceksiniz?
Bu sorunun yanıtı başlı başına bir yazının konusu olsa da, kısaca değinebileceğimiz beş nedeni olabilir bunun:
- Kürtler, uzun yıllar boyunca (özellikle Ermeni’lerin bölgeyi terk ettirilmelerinden sonra), nispeten yoğun çoğunlukta bulundukları bir coğrafya’da yaşadılar;
- Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgeler, çeşitli nedenlerden ötürü öteden beri ekonomik olarak geri kalmıştır. Bu bugün de hala sürüyor.
- Aşiret yapısı, bugün bile hala kendini devletin yerine koyabilmekte, onun asli görevlerinden bir kısmını yerine getirebilmektedir;
- Geleneksel yapıdan ötürü, özellikle kızların pek okula gönderilmeyişi, Kürtçe’nin ayakta kalabilmesine yardımcı olmuştur.
- Geçmişte devletin uyguladığı birtakım yanlış politikalar, Kürtler arasında asimilasyona karşı tepkisel bir duruşa neden olmuştur.
Bizler, çocuklarımıza hergün “Türküm, doğruyum, çalışkanım” dedirterek onları “Türk” yapabileceğimizi sandık. Oysa yanıldık.
Bizler, Kürtçeyi on yıl boyunca düpedüz yasaklı bir dil yaparak bu ülkedeki herkesi “Türk” yapabileceğimizi sandık. Oysa yanıldık.
Bizler, tıpkı örnek aldığımız jakoben Fransa’nın bir zamanlar Brötonlara yaptığı gibi, okullarda, gazetelerde, televizyonlarda Kürtçe’yi yasaklayarak herkesi “Türk” yapabileceğimizi sandık. Oysa yanıldık.
Bizler, “Kürt yoktur. Kürt dediğin, dağda yürürken kart-kurt sesleri çıkartan Türk boylarıdır” diyerek, herkesi “Türk” yapabileceğimizi sandık. Oysa yanıldık.
Kim ne derse desin, artık bu ve bunun gibi politikaların iflas ettiği apaçık ortadadır. Bizler ne kadar “Türk” sözcüğü aslında etnik bir kimlik degildir, bir millete verilen addır desek de, birçok kişinin bize inanmaması bizi şaşırtmamalı.
BUGÜNKÜ DURUM
Bugün gelinen noktada, üç tespit yapmak mümkündür:
- Jakoben gelenek, Kürtleri asimile etmeyi başaramamıştır. Türkiye’de birçok insan kendine “Kürdüm” diyor ve bu çerçevedeki haklarına sahip olarak yaşamak istiyor. Ancak şu an için bu insanlar bu hakların bir kısmından yoksun. Buna “Kürt sorunu” diyoruz. 21. yüzyıldan gün aldığımız bu zamanlarda, artık başka türlü politikalar uygulamanın zamanı geldi de geçiyor bile.
- Yükselen Türk milliyetçiliğine paralel olarak, bir o kadar da tehlikeli bir Kürt milliyetçiliği gelişmektedir. Bu çok kaygı verici bir durumdur. Buna “aşırı milliyetçilik” sorunu diyoruz
- 1984′ten bu yana, bir hesaba göre 37000 cana mal olmuş bir ayrılıkçı terörist hareket Türkiye’de faaliyet göstermekte ve can almaya devam etmektedir. Buna “PKK sorunu” diyoruz.
Bu üç sorun bugün gelinen durumda içiçe geçmiştir ve birbirinden beslenmektedir. Örnegin PKK sorunu doğrudan Kürt sorunundan beslenmekte, aşırı milliyetçilik sorunu da bu her ikisinden de beslenmektedir. Ancak bunlar, bizim gözümüzde ayrı sorunlar olmayı sürdürüyorlar.
İzninizle bu yazıda yalnızca ilk soruna değineceğiz.
İkinci olgu, bir başka yazınının konusudur. Bu arada, bu konuda geçenlerde Radikal II’de Aysel Tuğluk adıyla çıkan yazıya ulaşabilirseniz, lütfen okuyunuz. O yazının büyük bir bölümüne biz de katılıyoruz.
Üçüncü olgu, yani PKK olgusu, ilk iki olguyla bağlantılı olup hatta bunlardan beslenmekle birlikte, tarafımızdan farklı bir sorun olarak görülmektedir. Bu yüzden de PKK sorununa farklı bir yazıda değineceğiz.
NEDEN ÇÖZMEK GEREKLİ
Türkiye’nin önündeki tek sorun özelde Kürt sorunu ve genelde azınlık sorunu değildir. Tabiatiyle, ülkenin önünde bir yığın sorun durmaktadır. Tabii ki ülke, bu sorunların her biriyle boğuşmak durumundadır. Ancak, takdir edilmelidir ki bu sorun, en öncelikli olanlardan biridir.
Bu, öncelikle bir insan hakları ve demokrasi sorunudur. Türkiye’yi daha güzel yarınlara taşıyabilmek için demokrasimizi ilerletmeye, toplumdaki azınlıkların da en tabii haklarından yararlanabilmelerini sağlamaya mecburuz.
Daha demokratik, kendisiyle daha barışık bir Türkiye, refah seviyesini de daha hızlı arttırabilecektir.
AB’ye üyelik hedefimiz de bundan müspet etkilenecek, dış ilişkilerimiz genel anlamda daha iyiye gidecektir.
Ayrıca, Kürt sorununu hakkıyla çözmüş bir Türkiye’de şiddet daha da marjinalize olacak, güvenlik kaygıları da o ölçüde azalacaktır.
Hepsinden önemlisi, bu sorunu en sonunda çözmemizle birlikte, yüzyıldır boğuştuğumuz korkuları da üzerimizden atabilecek, hepimiz geleceğe daha güvenle ve ümitle bakabileceğiz.
Bu sorunu çözdüğümüzde, gerek kimliksel, gerek kültürel , gerek dilsel farklılılarımızla zenginliklerimizin daha farkında bir millet olacağız.
Kısacası, daha güzel bir Türkiye ve daha güzel bir dünya için bu sorunu ivediyetle çözüm aşamasına getirmemiz gerekmektedir.
NELER OLMAZ
Çözüm önerilerinden bahsederken ilk önce nelerin olmaması gerektiğinden ya da olamayacağından başlamak okuyanı biraz şaşırtabilir tabii. Ancak kanımca, bu alandan başlamak, nelerin olması gerektiğine dair daha iyi kafa yorabilmeyi getiriyor. Çerçevesi beliriyor düşüncenin.
Neler mi olmaz? Buyurun.
Ayrılık olmaz. Anadolu insanı yüzyıllardır içiçe ve kardeşçe yaşıyor. Bu millet bugün etle tırnak gibidir. Yüzyıllardır süren beraber yaşayış, karşılıklı evlilikler var. Bugün kendine “Kürdüm” diyenlerin yarısından fazlası Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerin dışında, özellikle büyükşehirlerde, yaşıyor. Taha Akyol’un sıkça belirttigi gibi, eğer Türkiye’nin bir kısmı “Kürdistan” olursa, geri kalan bölümü de “Türkistan” olur. En uygar bir biçimde ayrılalım deseniz bile, kan gövdeyi götürür. Milyonlarca insan ölür veya göçe sürüklenir. 21. yüzyılın dünyasında eski Yugoslavya’da olup bitenleri mumla aratacak bir tablonun vebalini kimse üzerine alamaz diye tahmin ediyorum. Zaten bugün, geçmişin aksine, en sivri Kürt çevrelerden dahi böyle bir talep gelmiyor.
Assimilasyon olmaz. Cumhuriyet tarihi boyunca yürütülmüş asimilasyon politikaları sonuç vermemiştir, vermeyecektir de. Gerçi, bazılarımız hâlâ Kürt bölgelerinin ekonomik koşullarının geliştirilmesi, geleneksel aşiret yapısının çözülmesi, hızla artan kırdan kente göç olgularına bakıp Kürtlerin de şöyle veya böyle asimile edilebileceklerini ümit ediyor olabilir. Şu kadarını söylemekle yetinelim: Kürtlerin “millî uyanış”ı bugün öyle bir noktaya gelmiştir ki buradan geri dönüş yoktur. Kaldı ki, farklılıklarımızı zenginliğimiz olarak göreceğimiz bir Türkiye’ye ihtiyaç var.
Etnik bazlı konfederasyon/federasyon olmaz. Bunun birkaç nedeni var. Bunların en başında bizlerin19. yüzyıldan beri yaşadığımız korkular geliyor. Böyle bir adım, ister istemez bağımsızlığa giden yolda bir kilometre taşı olarak görülecek, ve yalnızca Türk milliyetçileri tarafından değil, bahsi geçen korkularla yoğrulmuş sıradan halk tarafından da reddedilecektir. Bir başka sebep, daha önce de değindiğimiz gibi, bugün Kürtlerin yarısından fazlasının geleneksel Kürt yoğunluklu bölgelerin dışında (özellikle büyüşehirlerde) yaşamaktadır. Bu insanların demokratik haklarını tüm Türkiye sathında kullanabilmeleri gerekmektedir. Bir başka değişle, artık Kürt sorunu bölgesel bir sorun olmaktan çıkmış, tüm yurt sathında söz konusu olan bir sorundur. Çözümü de yurt sathında olmak durumundadır. Bir diğer sebep de bunun pratikte doğuracağı sonuçlarla ilgilidir. Böyle bir yönetim şekli, ister istemez konfederal/federal parlementoları beraberinde getirecek, Türkiye sathında ayrı yasallık adacıkları oluşturacaktır. Kanımızca, bugün Türkiye’nin bütünsel iç dinamikleriyle Ankara’da çıkarılan yasalar, Kürt aşiretleri ve oradaki aşırı tutucu çevreler arasında oluşacak dinamikler aracılığı ile Diyabakır’da çıkabilecek yasalardan ehven-i şerdir. Kaldı ki bugün AB ülkelerinde çıkan yasaların yarısına yakını AB kararlarının bu ülkelere bir transpozisyonundan ibarettir. Eğer Türkiye bir gün AB üyesi olabilirse bu Türkiye için de geçerli olacaktır. Zaman, yasal adaların genişletilmesi zamanıdır, daraltılması değil.
Jakoben merkeziyetçi devlet anlayışı olmaz. Dünya değişiyor. Bir yandan hızla globalleşirken, bir yandan da dört bir yanda adem-i merkeziyetçi atılımlar yapılıyor. Bugün gelinen noktada 70 küsür milyonluk bir Türkiye’nin tamamen tek merkezden yönetilebileceğini düşünmek hayaldir.
Yanlış anlaşılmasın: Bu satırların yazarı, bu “olmaz” mevzuların tabulaştırılıp tartışmadan uzak tutulması taraftarı değildir. Burada yalnızca kendi şahsi görüşlerimizi belirttik. Tabii ki bu konular, demokratik bir ortamda enine boyuna tartışılabilmelidir.
NELER OLMALI
Neler yapılmalı deyince tabii ki “kim tarafından” sorusu da akla geliyor. Açıkça söylemek gerekirse bu konuda yapılması gerekenlerin önemli bir kısmını hükümetten beklesek de, kendine Türk desin, Kürt desin, ve başka bir kimlik kullansın, toplumdaki alelade bireylerden tutun da, parlamenterlere, medyaya, aydınlara, siyasi partilere, sivil/askeri bürokrasiye, özel teşebbüse, sıradan halka, kısacası her katmandan herkese bir takım görevler düşüyor bu sorunların aşılması için.
Bunlardan bir kısmı somut, bir kısmı sembolik. Bir kısmı hayata geçirilmesi neredeyse bedava (demokratik reformlar gibi), bir kısmıysa önemli kaynak aktarımları gerektiriyor.
İddiamız şu ki, özünde bir demokrasi sorunu olan Kürt sorunun aşılabilmesi için bu önlemlerin hayata geçirilmesi şarttır. Ayrıca, demokrasi kıstasları çerçevesinde bunlar yeterli de olmalıdır.
Hiç kimse korkmasın. Bu önlemlerin hayata geçirilmesi, şiddete karşı verilmiş tavizler olarak görülemez. Zira, bu önlemlerin çoğu bir hak hukuk meselesidir. Bir insan haklıysa, ister sus pus otursun, ister avazı çıktığı kadar bağarsın, bunlardan bağımsız olarak devletin ona hakkını teslim etmesi gerekir. Unutmayalım ki adalet duygusunun korunması, bir devlet olmanın en başta gelen koşullarından biridir.
Önce empati ve umut
Evet, ilk yapılması gereken (ve bu toplumun her kesimine düşüyor), kendini karşısındakinin yerine koyup onun duygu ve düşüncelerini anlamaya çalışmaktır.
Örneğin, kendine “Türk” diyen vatandaşlarımız takkeyi önlerine koyup düşünmeliler. Acaba, bu yaşadığımız ülkenin adı Türkiye değil de diyelim ki Kürdistan olsaydı, bize durduk yerde “sen Türk degilsin, Kürtsün” denseydi, dilimizi konuşmak yıllarca yasaklansaydı, çocuklarımıza Türkçe isimler vermemizin önü kesilseydi, yıllarca Türkçe basın/yayın yasak olsaydı, vs… Bu durumda bizlerin duygu ve düşünceleri ne olurdu? Şimdi bazı Kürt vatandaşlarımızın yoğurdu bu kadar üfleyerek yemelerinin nedeni daha iyi anlaşılmıyor mu?
Ama empati burada bitmiyor. En iyisi karşılıklı olması. Bir de kendine “Kürt” diyen vatandaşların, bu yazının başında bahsettiğimiz, 19. yüzyıldan beri bu coğrafyada olup bitenlerden matuf halet-i ruhiyeyi, o sürekli devam eden bölünme korkusunu iyice anlayabilmek için, kendilerini biraz da “Türk” yerine koymaları gerekiyor. Kaldı ki kendileri de, bu geçmişe aidiyetleri sürdüğü ölçüde bu korkuların etkisinde kalmıştır. O zaman daha iyi anlayabileceklerdir bazen en doğal haklarını talep ettiklerinde bile “bölücü” etiketine maruz kalmalarının ardındaki nedenleri.
Unutmayalım, Türk olsun, Kürt olsun, Laz olsun, Çerkez olsun, Ermeni olsun, Yahudi olsun, Rum olsun … herkesin hakkıdır bu ülkede insanca yaşamak. Ve bu gerçekleştikçe, göreceğiz ki o korkularımızın bir dayanağı kalmayacak. Herkes o denli sevecek ki bu ülkeyi, kimse ayrılmayı aklından bile geçirmeyecek. Bu ülkeyi daha adil, daha müreffeh, daha özgür, daha yaşanalabilir bir yer kılmamız mümkün. Yeter ki elele verelim, yeter ki kardeşçe yaşamayı kendimize hedef seçelim.
Daha çok demokrasi
Hakkını vermek gerekiyor ki, Türkiye geçtiğimiz on yıl içersinde önemli demokratik kazanımlar elde etti. Ancak bir iki yıldır Türkiye’nin bu alanda yaptığı reformlarda gözle görülür bir duraklama yaşanıyor. Halbuki buralarda daha yapılacak çok şey var: hem yasalar çerçevesinde, hem de uygulamaların yasalara uyumunda.
Örneğin tam ifade özgürlügü önünde hala hatırı sayılır miktarda engel bulunmaktadır. Meşhur 301. madde önümüzde bir utanç yumağı halinde durup duruyor. En iyisi bu yasayı tamamen kaldırmaktır. Bu yapılamıyorsa, en azından hatırı sayılır bir değişikliğe uğratılması acilen gerekiyor. En azından yasanın “gerekçe” kısmı tamamen silinmeli, dava açmak için yüksek hâkim ve savcılardan oluşan bir kurulun izni aranmalı, ve yasanın “Türklüğe hakaret” kısmı çıkarılmalıdır.
İfade özgürlüğüne ilişkin engeller burada bitmiyor. Düşünce ve basın/yayın özgürlüklerinin önünde daha bir sürü irili ufaklı engel durup duruyor. Bunlar önümüzdeki kısa bir süre içerisinde tamamen giderilmelidir. Bunun için de AB’nin baskısını beklemekten daha utanç verici bir şey yoktur.
Bu satırların yazarı, ifade özgürlüğünün önünde yalnızca iki yasak kalmasını savunmaktadır:
- şiddet içeren eylemlere açıkça davet veya övgü
- bir kişi, grup veya bir kuruma, eleştiri sınırlarını aşan bir şekilde, açıkça hakaret
Bunlardan ilki, kamu davaları yoluyla, ikincisi ise özel veya tüzel kişiler aracılığı ile açılan davalar yoluyla takip edilebilmelidir.
Bunlar dışında her türlü düşünce bu kurallara uyduğu sürece serbestçe açıklanabilmelidir.
Ancak, demokrasi deyince akla yalnızca ifade özgürlüğü gelmiyor. Daha birçok ögesi var. Çok önemli diğer bir öge de parti içi demokrasidir. Bugün irili ufaklı onlarca parti var Türkiye’de. Ancak hemen hepsi de kendi iç mekanizmalarında demokratik işleyişten son derece uzaktır. Milletvekili ve belediye başkanı adaylarının belirlenmesi liderlerin iki dudağının arasındadır. Önseçim mekanizması, büyük partilerin hiçbirinde uygulanmıyor. Hâl böyle olunca da bu durum tabiatiyle Türkiye’nin genel demokrasisini yakından etkiliyor.
Dolayısıyla, partiler yasası ivedilikle ele alınmalı ve partilerin iç mekanizmalarında asgari demokratik kurallar aranmalıdır. Örnegin ön seçim zorunluluğu getirilmelidir.
Yeni Anayasa
Çoktandır söylenip duruyor: Türkiye’nin, 12 Eylül rejiminin izlerini silebilmek ve daha demokratik bir yapıya kavuşturulabilmesi için yepyeni bir anayasaya ihtiyacı var.
Öyle gözüküyor ki, bugünkü parlementer çoğunluk, yeni bir anayasa hazırlamak için kolları sıvamıştır. Bu girişimi, ihtiyatlı bir biçimde desteklemek gerekiyor. Desteklemek lâzım çünkü yeni ve sivil bir anayasa ihtiyacı açıktır. Ama aynı zamanda ihtiyatlı olmak lâzım çünkü bunun mekanizmalarının iyi kurulması ve sonuçta ortaya düzgün bir anayasa çıkması gerekmektedir. Bunun da bugünkü ülke ve parlemento dengeleriyle nasıl olacağı kuşku götürür.
Bunun nihai mekanizması tabii ki parlementodur. Değişikliğe ilişkin prosedür de tabii ki eski anaysanın öngördüğü biçimde olmalıdır. Ancak, bu girişim sırasında parlementonun mutlaka ve mutlaka sivil topluma danışması ve fikir alması gerekmektedir. Ayrıca süreç esnasında medya aracılığı ile kamuoyu iyice aydınlatılmalı, alenî bir tartışma ortamı yaratılmalıdır.
Yine de kendimizi kandırmayalım. Ülkenin ve parlementonun bugünkü dengeleri göz önüne alındığında görülecektir ki bu yeni anayasın da mükemmel bir metin olması zordur. Ama en azından sivil ve herhalde şimdikinden daha demokratik bir anayasa olacaktır. Bu da sonraki değişikliklere uygun bir zemin hazırlayacaktır.
Kimlik ve vatandaşlık
Kimlik, bugünün dünyasında karmaşık ve iç içe geçmiş bir yumak haline gelmiştir. Ataları İrlanda’dan Amerika’ya göçmüş birisi, kendini hem İrlandalı, hem Amerikalı, hem kadın, hem gazeteci, hem katolik, hem New York’lu, hem Brooklyn’li, hem Yale’lı, hem demokrat, hem çevreci, hem de yalnızca bir insan olarak tanımlayabilir. Eğer isterse de bunlardan bir veya birkaçını diğerlerinden öne çıkarabilir. Kimlik unsurları, etnik, dilsel, millî, dinî, meslekî, siyasî, cinsî, kısacası insanları birbirinden ayıran her hangi bir özellik olabilir.
Bugün, kimsenin kimseye kalkıp “senin kimliğin şudur… sen aslında busun…” demeye hakkı olmamalıdır. İnsanlar, kendilerini ne hissediyorlarsa odur. Bunun zorlamaya gelir tarafı yoktur.
Alt ve üst kimlik tartışmaları da yersizdir. Zira bu, önceden tanımlanmış dışsal kimlik hiyerarşileri getirir ki bu da son kertede bir zorlamadır. Kişi, kendi kimlik unsurları arasında kendi başına bir hiyerarşi kurabilir, bu da zamanla değişebilir. Burada yanlış olan bunun dıştan zorlanmasıdır.
Gelelim mevzumuza…
1982 Anayasasının 66. maddesi aşağıda alıntılanmıştır:
“MADDE 66. – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.
Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. (Son cümle mülga: 3.10.2001-4709/23 md.)
Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.
Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.
Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.”
Burada, daha ilk cümleyle devletin vatandaşına bir kimlik zorlaması içinde olduğunu görüyoruz. Doğrudur, “Türk” sözcüğü özellikle böyle bir metinde bir etnik kimlik değil, toparlayıcı ve kucaklayıcı bir millet ismi olarak kullanılmak istenmiştir. Anca, yine de bir kimlik zorlamasıdır ve bugünün dünyasında devletler böyle işlerle (ulus mühendisliği) uğraşmamalalılar.
Kaldı ki, biz istediğimiz kadar “bu kucaklayıcı bir terimdir” diyelim, bugün gelinen noktada hatırı sayılır sayıda vatandaş için bu artık en iyi ihtimalle “assimilasyona zorlayıcı” bir etnik terim olarak algılanmaktadır. Bundan geri dönüş de yoktur.
Çıkar yol, devletin vatandaşlarına kimlik zorlamalarından uzaklaşması, ve kimlikler nezdinde nötr bir tavır takınmasıdır (tıpkı dinler nezdinde takınması gerektiği gibi).
Vatandaşlık hukukî bir durumdur. Bir bireyin bir devletle arasındaki, haklar ve görevler nezdindeki ilişkilerini belirler. Bu kadar.
Bu gözle bakıldığında, ilk bakışta 66. maddenin ilk fıkrası aşağidaki gibi değiştirelibilirmiş gibi gözüküyor:
“Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.”
Böylelikle devlet, kendi vatandaşlarına kimlik zorlamasına son vermiş olacaktır. Yalnız, dikkat edilirse, önerilen haliyle bu maddenin ilk cümlesi, malumun ilanından ibarettir. Dolayısıyla tamamen kaldırılmalıdır.
Bu maddenin ikinci fıkrası, vatandaşlık hakkını kan bağıyla düzenliyor. Bu düzenlemenin anayasada yapılması gerekli değildir. Rahatlıkla kanunla da yapılabilir. Bu arada, sözü geçmişken, vatandaşlığın yalnızca kan bağıyla değil toprak bağıyla da (yani ülke sınırları içinde doğmakla da) hak edilen bir statü olması gerektiğini belirtmek isteriz.
Bu maddenin, üçüncü ve dördüncü fıkraları, vatandaşlıktan çıkarılma kurallarını düzenlemektedir. Açıkça ifade etmek gerekir ki, bu ceza 12 Eylül kalıntısı arkaik bir cezadır. Hiçbir vatandaşa reva görülememesi gerekir. Bu nedenle bu fıkralar da kaldırılmalıdır.
Bu durumda, şimdiki anayasanın 66. maddesini tamamen kaldırmak çok daha doğru olacaktır. Başka bir degişle, bu madde yeni anayasada hiç yer almamalıdır.
Kimlik mevzu bahis olduğunda, yapılacaklar tabii ki yalnızca anayasa değişikliği ile bitmiyor. Bu konuda hepimizin tolerans içinde hareket etmemiz gerekmektedir. Kökeni ne olursa olsun, hiç kimse birbaşkasına kimlik zorlamalarına girişmemelidir. İsteyen kendine, “Türk”, “Kürt”, “Çerkez”, “Rum”, “Ermeni”, .. vs diyebileceğı gib, “Kürt kökenli Türk”, “Türkiyeli” vs de diyebilmelidir. Bu konuda kimse kimseye zorlamaya girişmeden.
Unutmayalım ki, bizleri birbirimize bağlayan hukuki bir gerçeklik, TC vatandaşlığı gibi bir kavram vardır. Anayasal vatandaşlık dedikleri budur.
Irkçılık ve Ayrımcılığa son
Son yıllarda Türkiye’de maalesef ırkçılık ve etnik ayrımcılığın yükselişte olduğunu görüyoruz. Bu son derece tehlikeli bir tablodur.
Burada görev, en başta medya olmak üzere hepimize düşüyor. Medya, her türlü aşırı milliyetçilik ve ırkçılığı kamçılayıcı bir üslup kullanmaktan kaçınmalıdır. Ayrımcılık konusuna ise pedagojik yaklaşmalıdır.
Bunun dışında devlet de ister etnik ister başka bazlı olsun her türlü ayrımcılığa karşı önlemler almalıdır. Her türlü ayrımcılık yasayla yasaklanmalı ve yaptırımı olmalıdır.
Son kertede hepimiz birbirimize karşı daha toleranslı olmalıyız.
Kültürel haklar
Türkiye Cumhuriyeti toprakları içerisinde, aynı Türkçe’ye uygulanan kurallar çerçevesinde, aklınıza gelebilecek her dilde basın ve yayın yapabilmek serbest olmalıdır. Kürtçe, Lazca, Ingilizce, Arapça, vs. radyo televizyon yayınları serbest olmalıdır. Hatta devlet, elinden geldiğince böyle girişimlere destek olmalıdır. Tabii bu yayınların içeriği de, tıpkı Türkçe’de olduğu gibi, TC kanunlarına uygun olmak durumundadır.
Ayrıca, TRT bir devlet kurumu olarak, Türkiye’de hatırı sayılır bir ölçüde kullanılagelen dillerde, o dilin yaygınlığını da hesaba katarak radyo televizyon yayını yapmalıdır. Bilindiği gibi bu 2002′den beri Türkiye’de mevcut. Ancak hali hazırda yayın zamanı ve içeriği yetersizdir.
Bundan başka devlet, azınlık dillerinde yapılan sanatsal aktiviteleri cesaretlendirmeli, ve bunlara destek olmalıdır. Türkiye’de Kürtçe, Lazca, Ermenice, Rumca, Ladino … filmler yapılabilmeli, ve sanatsal olarak hak ediyorsa devlet desteği alabilmelidir.
Eğitim
Bilindiği gibi 2002′den beri özel eğitim kurumlarında Kürtçe ve başka azınlık dillerinde dil kurslarının açılması serbest bırakıldı.
Tabii insan kendine sormadan edemiyor, yıllar yıllı etrafımızda tonlarca İngilizce/Almanca/Fransızca kursları cirit atıp duruyorken Kürtçe kurs dil kursu açmanın yasak olabilmiş olması bile bir acayip durumdur.
Her neyse, bu bahsi geçen adım, her ne kadar sınırlı da olsa müspet bir adım sayılabilir. Ama yeterli değildir. Devlet, talep olan yerlerde (bu herhangi bir bölgeyle sınırlı olmamalıdır), seçmeli olarak anadil eğitimi vermeye yükümlü olmalıdır. Bunu ilkokul’dan lise sona kadar yapmalıdır. Bu çeçevede Anayasanın42. maddesi de değiştirilmelidir.
Yine empatiyle gidelim isterseniz. Bildiginiz gibi Avrupa’da artık hatırı sayılır bir sayıda Türkiye kökenli göçmen yaşamaktadır. Gerçi bunların halen yaşadıkları yerlerde birçok sorunları mevcut olmasına ve bu yönde demokrasi mücadelesi veriyor olmalarına rağmen, en azından bu konuda birçok Avrupa ülkesinde bu uygulama mevcuttur. Birçok açıdan sorunlu Almanya’da bile Türkçe eğitimi almak mümkündür. Bu konuda AB’de en sorunlu ülke ihtimalen Fransa’dır. Orada bile bu konuda bir nebze haklar mevcuttur. Bizdeyse, anayurdu Türkiye olan, vefakat anadili Türkçe olmayan vatandaşlar hâlâ bu haktan yoksundurlar.
Bu uygulama başlatıldığında görülecektir ki, okula olan talep artacak, anne-babalar çocuklarını daha çok okula gönderir olacaklardır. Bu da hem bölgedeki eğitim oranını arttıracak, hem anadilin daha iyi ögrenilebilmesi sağlanırken, hem resmi dil olan Türkçenin daha yaygınca ögrenilmesini sağlayacak, hem de daha kalifiye bir işgücünün oluşması sağlanacaktır.
Bu uygulama için ilk aşamada ilk ögretim okullarından itibaren “Kürt dili ve Edebiyatı” ve “Laz Dili ve Edebiyatı” gibi dersler (belli bir kullanırlığı aşan her azınlık dilinde), seçmeli olarak ve gelen talep yoğunluğuna bağlı olarak açılmalıdır.
Üniversitelerde de, devletin olanakları imkan verdiği sürece, “Kürt Dili ve Edebiyatı” gibi azınlık dillerinin ve edebiyatlarının derinlemesine incelebileceği bölümler açmak gerekmektedir.
Ayrıca, özellikle ilkögretim ve lisede, yer yer ırkçı ve militarist uygulamalara son verilmelidir (her sabah and içmek, rahat/hazırol, vs.).
Sembolik adımlar
Bütün bunlar yapılırken, bazı sembolik adımlar da atılabilir.
Alfabe
Bilindiği gibi bir süredir Kürt isimlerinin çocuklara verilmesi yasak değil. Ancak burada pratik bir sorun ortaya çıkıyor. Türkiye Türkçesinde kullanılmayan, ancak Latin alfabesinde bulunan üç harf (q, w, x) sorun yaratıyor. Kürt kökenli vatandaşlar, çocuklarına bu harflerden birini içeren bir isim veremiyorlar.
Doğrudur, aynı sorunu Türkiye’den Avrupa’ya göç etmiş bir çok kişi de yaşamaktadır. Belki de nihai çözüm, tüm latin alfabelerini birleştirip bir tek geniş Latin alfabesi yapmaktan geçiyor. Ama bu çözüm şu an için uzak gözüküyor.
Türkiye, sessiz sedasız alfabesine bu üç latin harfini ekleyebilir. Kıyamet de kopmaz. Okullarda öğretirken bu üç harf Türkçe’de kullanılmaz dersiniz olur biter. Zaten pratikte klavyelerde bu harfler mevcut. Yoksa örnegin George W. Bush yazamazdık. Bunun dışında halen yayında olan televizyonlarımızdan birinin adı Show TV. Taksilerin birçoğunun üzerinde TAXI yazıyor, vs. Örnek çok.
Bu yapıldığında, vatandaşın sembolik sıkıntılarından biri çözülmüş olur. Hem de Anadolu Türkçesiyle neredeyse aynı dili konuşan Azerbaycan alfabesinde de bu harfler mevcuttur.
Yer isimleri
Birçok yöremizde (yalnızca Kürtlerin yoğun olarak yaşamakta olduğu bölgelerde degil), bir çok yerin (şehir, köy, sokak, ..) Türkçe isminin yanında, yöresel dilde, eski dilde, veya antik zamandan kalma adları vardır.
Bu yerlerin isimleri, aynı levha üzerinde, hem Türkçe hem de alternatif ismiyle yazılmalıdır. Bu sembolik bir adımdır. Ama kaynaştırıcı bir özelliği vardır.
Resmi tatiller
Yine bir sembolik adım da, çeşitli azınlıkların bayramlarını, nüfus yoğunluğunu da dikkate alarak, resmî tatil ilan etmektir. Tabii burada aşırıya kaçılamaz, zira herkesin bayramı resmî tatil olsa yıl içindeki iş günü sayısı da epeyce azalacaktır.
İlk aşamada Nevroz resmî tatil ilan edilebilir örneğin.
Sosyo-ekonomik önlemler
Doğrudur, Kürt sorunu yalnızca ekonomik bir sorun değildir. Ancak, kabul etmek gerekir ki sorunun oldukça büyük bir eknomik boyutu vardır.
Doğrudur, Türkiye’nin yegâne fakir yöreleri Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı bölgeler değildir. Başka bir çok ekonomik olarak azgelişmiş yöre vardır. Ancak, kabul etmek gerekir ki Kürtlerin yoğunluklu olarak yaşadıkları bölgeler bu fakir coğrafyanın önemli bir kısmını oluşturur. Kürtler arasındaki ortalama eğitim ve gelir seviyesi düşük, işsizlik oranı fazladır.
Bu olgunun çeşitli nedenleri var. Bu durum, yalnızca Cumhuriyet dönemiyle sınırlı değildir. Yüzyıllardır böyledir. Bir kere, tabiat yöreye pek cömert davranmamıştır. Mezopotamyanın bu verimli toprakları, yüzyıllardır susuzluktan yanıp kavrulmaktadır. Denize açılımı yoktur. Gerçi Osmanlı endüstri devrimini ıskalamıştır ama, balkanlar ve anadolunun verimli kıyı bölgeleri en azından tarım ve ticaret yapabiliyorlardı. Kaldı ki bu bölgeler, 18 ve 19. yüzyıllarda edüstrileşen Avrupa’yla daha çok etkileşim halindeydiler.
Yörenin hala da bir nebze sürmekte olan yarı feodal yapısı, sanayi toplumu için gerekli birikimden yoksundu. Maraba, sosyo-ekonomik rolü itibariyle, ne bir işçi ne de bir tüketiciydi.
Şunu da eklemek gerekir ki, yöre, Cumhuriyet yıllarının ekonomik atılımından da yeterince payını alamamıştır. Elle tutulur bir tek proje GAP’tır ki o da halen bitirelememiştir.
Ne elle tutulur hammadenin, ne de alım gücüne haiz tüketicinin (pazarın) var olduğu bu diyarlara, alt yapınının da son derece eksik kaldığı göz önüne alındığında, özel sektörün de pek fazla yatırım yapmamış olması pek şaşırtıcı olmamalı.
Bir de bunlara, 1970′lerden itibaren bölgeye hakim olan can ve mal güvenliği sorunu eklendiğinde bölgedeki kalkınma eğilimi tamamen durma noktasına gelmiştir.
Bu yöreler, bugün güvenlik ve gelişmişlik açısından öyle bir haldedir ki, devlet oraya gönderdiği her türlü personeli (öğretmeninden tutun doktoruna) zorla tayin eder olmuş, üstüne bir de ek maaş öder hale gelmiştir. Yine de Batı’da oturan pek kimse rahatını bozup oralarda görev yapma zahmetini gösterme niyetinde degildir.
Peki bu nakıs talih böylece kalmaya mecbur mudur? Yalnızca Kürtlerin yoğunluklu olarak yaşadıkları bölgeler değil, bütün geri kalmış bölgelerimiz için yapabileceğimiz bir şeyler yok mu?
Elbette ki var. Ve bunlara başlamak için şunu veya bunu beklemek gerekmiyor. Ancak, tam olarak meyvelerini almak için 20-30 yıllık bir süreye ihtiyaç olduğunu, bu süre zarfında yılmadan usanmadan ortaya konmuş politikaya bağlı kalmak gerektigini söylememiz gerekiyor.
Kalkınmada öncelikli yöreler
Bilindiği gibi Türkiye’de halen birtakım iller “kalınmada öncelikli” ilan edilmiştir ve bir süredir buralarda teşvik politikaları uygulanmaktadır. Ancak, harcamalar geniş bölgelere yayılmakta, etkisi pek de hissedilmemektedir.
Bugün yapılması gereken, bu “kalkınmada öncelikli” kavramınının yeniden değerlendirilmesidir. Köyden kente göç olgusunun devam etmekte oldugu, daha da devam edecek oluşu göz önüne alındığında, yapılması gereken, 5-6 ilin süper-öncelikli olarak ele alnması, ve yatırım ve teşviklerin hatırı sayılır bir kısmının buralara akıtılmasıdır. Bu illerin aslen Türkiye’nin halen en fakir illeri olması da gerekmiyor. Örneğin Diyarbakır bunlardan bir tanesi olabilir. Amaç, bu illerin bölgelerinde birer çekim merkezi haline gelerek, etraflarına da zenginlik saçmaları olmalıdır. Bu, zaten süregelmekte olan köyden kente göç olgusunun halihazırdaki büyük şehirleri daha fazla boğmasını da engelleyecektir.
Kısacası yeni konsept, kalkınmada öncelikli iller arasında, 5 veya 6 tanesinin seçilerek buralara muazzam kaynaklar akıtılmasıdır. Buralar, bölgelerindeki -zaten bir yerlere göç edecek- nüfusu çekecekler, ve bölgelerine zenginlik yayacaktır.
Altyapı yatırımları
Yollar
Daha geçenlerde gazeteler yazdı. Türkiye, yeni otoyollar ve hızlı demiryolları yapma projesindeymiş. Peki yapılması düşünelen yeni yollar neredeydi dersiniz: Hemen hepsi ülkenin Batısında. Bu, bir bakıma, bazı gerekçelere dayandırırlabilir. Ekonomik olarak daha gelişmiş olan bu bölgelerde talep ihtimalen daha fazladır böyle yatırımlara. Ancak, bu ülkenin kalkınmada geri kalmış yörelerinin hiç mi ihtiyacı yoktur böyle yatırımlara?
Örneğin şöyle projeler görmek istiyoruz:
- Ankara – Diyarbakır otoyolu veya hızlı demiryolu
- Ankara – Adana otoyolu veya hızlı demiryolu
- Ankara – Kars otoyolu veya hızlı demiryolu
- Adana – Diyarbakır otoyolu veya hızlı demiryolu
- Trabzon – Diyarbakır otoyolu veya hızlı demiryolu
ya da dışarılara doğru:
- Diyarbakır – Erbil – Kerkük -Bağdat otoyolu veya hızlı demiryolu
- Diyarbakır – Van – Tebriz – Tahran otoyolu veya hızlı demiryolu
- Adana – Halep – Şam otoyolu veya hızlı demiryolu
Tabii, haritaya bakıldığında görülecektir ki, bu yollar yalnızca ilk ve son noktalarına değil, aynı zamada yol üzerindeki bütün şehirlere hizmet verecektir.
Böylelikle, bölgenin hem iç ticarette hem de dış ticaretteki payı artacaktır.
Organize sanayi ve ticaret bölgeleri
Daha önce bahsi geçen, süper öncelikli bölgelerde, devlet organize sanayi bölgeleri inşa etmeli ve buraların alt yapısını götürmelidir. Örneğin elektrik ve su, buralara daha ucuza verilmelidir.
Devlet Hizmetleri
Devlet kalkınmada öncelikli yörelere, daha fazla hizmet götürmelidir. Bu, pratikte, daha fazla okul, hastane, üniversite, mahkeme, vs dir.
Şehircilik ve Toplu konut
Genel bütçeden bu şehirlerin bütçelerine daha fazla pay aktarılmalıdır. TOKI, buralarda ülkenin her yerinde yaptığı yatırımlar gibi projeler yapıp, çok daha iyi koşullarda halka sunmalıdır.
GAP’ı bitirmek
Bilindiği gibi GAP (Güneydoğu Anadalolu Projesi), dünyanın en büyük kamu projelerinden biridir. Yapımı 1960′lardan bu yana sürüyor.
GAP İdarisinin verdiği bilgilere göre, GAP’ın ülkenin kamu yatırımları içindeki payı, 2007 itibariyle %7.1′dir. Ancak, yine aynı kaynaktan öğreniyoruz ki, bu bölge nüfus ve alan olarak Türkiye’nin aşağı yukarı %10′unu temsil etmektedir. Başka bir değişle, kalkınmada öncelikli olması gereken bu bölgeye yapılan kamu yatırımları, GAP gibi bir projenin varlığına rağmen, ülke ortalamasının hala altındadır. Vakit geçirmeden bu oran %15 gibi bir düzeye çekilmelidir. (Bu arada Türkiye’nin acilen toplam kamu yatırımı potansiyelini arttırması gerekiyor ama bu başka bir yazının konusu.)
Yine GAP idarisinin verdiği bilgilere dayanarak, 2006 sonu itibariyle GAP’ın enerjiyle ilgili yatırımlarının %74′ü bitirilmiştir. Ancak sulamalı tarımda bu oran yine 2006 itibariyle %14′tür.
Görüldüğü gibi, bugüne gelindiğinde, GAP’ın enerjiyle ilgili büyük bir kısmı bitirilmiştir. Fakat, sulama ve tarımla ilgili kısmı bitmekten hala çok uzaktır. Habuki yöreye ekonomik olarak en büyük katkının buradan gelmesi bekleniyor. Enerji yatırımları, daha çok ülkenin diğer bölgelerine yarıyor. Bu projenin sulamayla ilgili kısımları, vakit kaybetmeden bitirilmelidir.
Ancak, şuna burada değinmeden geçemeyeceğiz. Sulama, son derece yüksek özen gerektiren, yanlış yapıldığında toprağın tuzlanıp çölleşmeşine neden olan bir şeydir. Bunun için, bu konudaki altyapının dünya tecrübesine uygun olarak yapılması (damlatma sistemleri gibi), ve suyu kullanacak olanların çok iyi eğitilmeleri gerekiyor.
GAP’la sulanacak alanların büyük bir kısmı tarıma ayrılacak. Ancak, ağaçları da unutmamak gerekiyor. Bu alanların bir kısmını ormanlaştırmaya ayırmakta büyük yarar var. Bu, hem bölgenin iklimini değiştirerek sulamaya olan ihtiyacı azaltacak, hem de toprağın yıkanıp gitmesini engelleyecektir.
Bir başka husus da, bu alanlardan şimdiye dek gübre görmemiş olanlarının mutlaka biyolojik tarıma ayrılmasıdır. Biyolojik tarım, hem daha çok çevre ve insan dostu, hem de daha karlı bir ekonomik aktivitedir.
GAP’la birlikte akla gelen diğer soru ise “toprak reformu” meselesidir. Bu yönde bir şeyler yapılması gerektiği aşikar. Çünkü buradaki toprak dağılımı çok adaletsiz. Ancak tarım alanları çok küçük parsellere ayrıldığında bu sefer de verimlilik düşüyor, modern tarım yapma imkanları azalıyor. Bu durumda yapılması gereken, büyükçe parsellerin mümkün olan en kısa zamanda, piyasa değerleri ödenerek, istimlak edilmesi; daha sonra bunların birtakım kurulacak şirketlere kaydedilerek bu şirketlerin hisselerenin yöre halkına dağıtılması olacaktır. Bu, hem adaleti sağlayacak, hem de parsellerin gereğinden çok küçülmesini engelleyecektir.
Bölgesel KITler
Bu konuyu geçenlerde Mahfi Eğilmez Radikal’de yazdı (09/12/2007). Kendisine büyük ölçüde katılıyoruz.
Kamu Iktisadî Teşkilatları (KIT), gerçi bugün için modası geçmiş gibi görünse de, geçmişte Türkiye’nin kalkınması için çok önemli roller oynamışlardır. Türkiye’nin bütünü için düşünüldüğünde, artık KIT’lere gerek kalmadığını söyleyebiliriz.
GAP’ın bitirildiği düşünüldüğünde, bölge başlıca olarak tarım, ticaret, ve ilk etapta düşük katma değerli sanayiyle geçinecektir. Devletin tarım ve ticarete el atması gereksizdir. Ancak sanayi için aynı şey söylenemez.
GAP bittiğinde burada yapılacak tarım, hem gıda hem de sanayi ürünleri sağlayacaktır. Başlangıç noktası bu olabilir. Burada başlangıçta girilebilecek sanayiler çimento, hazır ve işlenmiş gıda sektörleri ile tekstil sektörü olabilecektir.
Tekstil deyince bazı yüzlerin ekşiyivermekte olduğunu görür gibi oluyoruz. Doğrudur, Türkiye’nin tekstil sektörü hatırı sayılır bir kriz içindedir. Çok daha ucuza üretim yapabilen bir takım başka gelişmekte olan ülkeler bunun başlıca sebebidir. Öyle ki bugün Türkiye’den işadamları, gidip Kuzey Afrika’da tekstil yatirımları yapmaktalar. Ancak unutmayalım ki, Türkiye’yi bir ihracatçı sanayi ülkesi yapan tekstildir.
GAP’ın bitmesiyle oluşturulacak tarım alanlarında yetiştirilen pamuk, bölgesel KIT’lerde önce iplik, sonra kumaş haline getirilebilecek, Türkiye’nin tekstil sektörüne girdi oluşturacaktır. Bir süre sonra, özel sektör buralarda konfeksiyon atölyeleri açmaya başlayabilecektir.
Pek tabii ki bu bölgesel KIT’lerde 30-40 yıl sonra, misyonlarını tamaladıklarında, yani bölge artık ekonomik olarak geliştiğinde, likide edileceklerdir.
Bir başka olasılık da, Hindistan modelinde olduğu gibi, eğitime büyük yatırım yaparak bölgeye çağ atlatmaktır. Böylelikle bölge, ileri teknolojili servis sektöründe bir atılım yapabilecektir. Ancak böyle bir politokanın meyveleri 15-20 yıdan önce alınamaz.
Teşvikler
Bilindiği gibi, epeydir kalkınmada öncelikli bölgelere yönelik birtakım teşvikler söz konusudur. Ancak bu konuda epeyce kaynak harcanmasına rağmen başarı elde edildiği söylenemez. Özel sektörün bu bölgelere yatırım yapmamasının başlıca sebepleri şunlardır:
- Hammadeye ve pazara uzaklık
- Güvenlik sorunları
- Altyapı eksikleri
En önemli husus olan birincisi, GAP’ın bitirilmesiyle (ki bu tarımsal hammadenin bu bölgede ürelimesini sağlayacaktır) ve bölgesel KIT’lerin işletilmesiyle bir nebze giderilebilecektir. En azından bir başlangıç yapılmış olacaktır. Alt yapıdaki eksiklikler ve güvenlik sorunları da peyderpey giderildiğinde, özel teşebbüs en azından oralarda da yatırım yapmayı göz önüne alır vaziyete gelecektir.
Bu noktada yapılması gereken ise, teşviklere ağırlık vermek olacaktır. Bunlar, şöyle tedbirler olabilir:
- Sanayi bölgelirinde bedava ya da çok ucuz altyapılı arazi veya tesis
- Çok ucuz elektrik ve su
- Sigorta primlerinde devasa indirimler
Ancak kanımızca, yolsuzluklara neden olacağından, kurumlar vergisinde indirim düşünülmemelidir.
Ticaret
Bölgenin şu an için en önemli gelir kaynaklarından biri ticarettir. Devlet, bunu teşvik etmekle birlikte herhalde kendisi ticarete soyunmayacaktır.
Bölgenin üç ayrı ülkeyle (İran, Irak, Suriye) sınırdaş oluşu uzun vadede büyük potensiyel taşımakla birlikte, şu anda epey kırılgan uluslararası dengelere endekslenmiş durumdadır. Bu üç ülkenin eknomilerinin canlanması, ve bölgede oluşabilecek bir barış ve güvenlik ortamı, bir bakarsınız bizim Güneydoğu’muzu önemli bir ticaret merkezi haline getirmiş.
Ortadoğu’nun kaygan dengelerinde tabii ki bütün umutları böyle bir senaryoya bağlamak hayalciliktir. Ancak bunun da mümkün olduğunu ve kendi çıkarımız açısından da komşu ülkelerle barışçıl iliskilerde olmamız gerektiğini unutmamalıyız. Bu ülkelerin kalkınmalarına ve ikili ekonomik ilişkilere de, uluslararası konjonktürün müsaade ettiği ölçüde, özen göstermeliyiz.
Bunun haricinde ticareti desteklemenin en iyi yolu, yollar yapmaktır (karayolu veya demiryolu). Bunlardan, daha önce “altyapı” kısmında söz etmiştik.
Bir başka yol da, komşu ülkelerle ticareti özendirmekten geçiyor. Bunun için, bu üç ülkeyle olan sınır kapılarında bir artırıma gitmek mümkün olabilir.
Kaynak nereden bulunacak?
Alınması gereken önlemleri sıralamak nispeten kolaydır. Uygulmak da o denli zor. Çünkü bu ekonomik önlemlerin alınabilmesi için önemli miktarda kaynağa ihtiyaç vardır.
Türkiye, her ne kadar hızla gelişmekte olsa da, halen nispeten fakir bir ülkedir. Kaldı ki, kayıt dışı ekonominin büyüklüğü, vergi toplanmasında yaşanan sıkıntılar ortadayken, Türkiye’nin bütçesi normalde olması gerekenden de küçük kalmaktadır. Bütün bunlara bir de geçmişte yaşanan hoyratça tutumlar nedeniyle geldiğimiz borç batağını da eklerseniz durumun boyutları daha iyi anlaşılır. Bugün Türkiye bütçesinin hatırı sayılır bir bölümü faize gitmektedir. Yanlış hatırlamıyorsam yatırımlara ayrılabilen oran bunun altıda biri kadardır.
Kisacası, durum zor. Ancak tamamen ümitsiz değil.
Orta vadede Türkiye’nin yapması gereken, ekonomideki kayıt dışılığı azaltmak, vergi toplayabilir hale gelmektir. Bunun teknik altyapısı geçtiğimiz on yıldır hazırlanıyor (TC kimlik numarası, vergi numarası, vs). Şimdi iş, uygulamaya gelmiştir. Bu yapıldığında Türkiye, hem muhtaç olduğu yatırımları yapabilir hale gelecek, hem de borç batağından kurtulacaktır.
Bu yazıda sözü geçen önlemleri gerçekleştirmek için gerekli olan yatırım, aşağıdaki kaynaklardan karşilanabilecektir:
- Genel bütçeden halihazırda da ayrılan ödenekler
- Gelişmiş bölgelerden alınacak özel bir “bölgesel kalkınmada dayanışma vergisi” (BKDV)
- Krediler (özellikle Dünya Bankasından)
- AB fonları
- Dış yardım
AB fonları maalesef bu aşamada yetersizdir. Tam üye olmadan da pek artacağı söylenemez. Ancak öyle anlaşılıyor ki Türkiye, bu kısıtlı kaynakları bile, doğru projeler çıkmadığından kullanamıyor. Bu değişmelidir.
Dış yardıma gelince, bu konjonktürde Türkiye’yi Kürt sorunun çözülmesine yönelik telkin ettiği anlaşılan ABD’nin ve diğer istekli ülkelerin ellerini taşın altına sokma zamanları gelmiştir.
Gelişmiş bölgelerden özel bir vergi alınması, Almanya örneğinde başarıyla denenmiş bir örnektir. Bizler, bu birlikteliği istiyorsak, bunun bir bedeli vardır ve bunu ödememiz gerekiyor. Bu vergiyi hemen yarın uygulamaya koymak, ve fon biriktirmeye başlamak gerekiyor.
İlk etapta gerekli olan kaynak, GAP’in bitirilmesi ve altyapı harcamaları için gerekli olandır. Bunlar dış kredi ve yardımlardan sağlanmalıdır. Bu faz, en fazla beş yıl içinde tamamlanmalıdır.
İkinci adım, bölgesel KIT’lerin yatırım sermayeleridir. Bunlar, özel dayanışma vergilerinden o zamana kadar birikimiş olan fonlardan karşılanabilecektir. Zaten bu KIT’lerin orta vadede verimli ve kârlı kuruluşlar olması hedeflenmelidir. Bu durumda da bu kurumlar bütçeye sürekli yük olmayacaklardır.
Üçüncü adım, özel sektöre uygulanacak teşviklerdir. O zamana kadar sosyal güvenlik reformunun yapılmış olduğunu varsayarsak, sigorta primlerindeki indirim önümüzdeki 20-30 yıl pek etki yapmaz. Zira, Türkiye’nin epeyce genç bir nüfusu vardır. Ucuz elektrik ve su için de gelişmiş bölgelerde bu ürünlere cüzi bir zam yapmak yeterli olur.
Bu politika, sulandırılmadan 20-30 yıl kadar sürdürüldüğünde görün o zaman o bölgeler ne oluyor. Tabii ki, bu politikalar başarıya ulaştığında, buralara yapılan özel muameleyi de peyderpey kaldırmak gerekecektir.
Yerinden yönetim
Bugün gelinen noktada, 70 milyonluk Türkiye’nin yalnızca tek merkezden yönetilmesi bir sürü problemin çözümünü zorlaştırmaktadır. Devletin olan bitene karşı reaktivitesini azaltmakta, çözüm imkanlarını kısıtlamaktadır.
Aslında, bu mevzuyu “Kürt sorunu” başlığı altında ele almak bir bakıma yersizdir. Ama çözüme psikolojik bir etkisi olacağını düşündüğümüzden burada da değiniyoruz.
Türkiye, halihazırda 81 ile bölünmüştür. Adem-i merkeziyetçilik dendiginde, ilk akla gelecek olan, birtakım yetki ve kaynakların, merkez Ankara’dan alınıp illere dağıtılmasıdır. Bu denenebilir. Ancak görülecektir ki, “il” denen ölçek de birçok mesele için çok küçüktür. Örneğin Kocaeli ve Bursa birçok sorunu paylaşmaktadır. Hatta bu sorunlar içiçe geçmiştir. Bunun gibi daha birçok yörede benzeri hususlar mevcuttur.
Bunun için, bir ihtimal de herbiri 6-7 ilden oluşan idarî bölgeler belirlemek, bu bölgelere uygun devlet birimleri yaratmak, Ankara’nın görev, kaynak ve yetkilerinin bir kısmını da bu birimlere aktarmaktır.
Bugün, Cumhuriyetimizi kurarken örnek aldığımız jakoben Fransa bile değişiyor ve daha adem-i merkeziyetçi oluyor. Bunda kuşkusuz AB’nin de bir katkı payı olsa gerektir. Eskiden Fransa 1790′da yapılan bir düzenlemeyle 100 departman’dan oluşuyordu. Şimdilerde aynı zamanda, bu departmanların 4-5 tanesinin oluşturduğu 26 bölgeye ayrılmış durumda. Yaklaşık on yıldır gitgide Paris hükümetinin birtakım yetki ve kaynakları bu bölgelerin idari birimlerine aktarılıyor.
Türkiye’de bu bölgelerin belirlenmesi coğrafî, ekonomik, ve kültürel faktörlere bakılarak yapılmalıdır. Bugünün Türkiye’sinde bunun oluşturabileceği gerginliği tahmin edebildiğimizden, bizim önerimiz, en azından ilk etapta bu bölgelerin, 12 Eylül 2002 yılında, Avrupa Birliği NUTS programı vesilesiyle, Bakanlar Kurulu’nda belirlenmiş olan 12 düzey-1 bölgeden oluşmasıdır (İstanbul, Batı Marmara, Ege, Doğu Marmara, Batı Anadolu, Akdeniz, Orta Anadolu, Batı Karadeniz, Doğu Karadeniz, Kuzeydoğu Anadolu, Ortadoğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu).
Ancak, kanımızca merkezden bölgelere kesinlikle aktarılmaması gereken yetkiler şunlardır:
- yasama
- yargı
- ordu
- eğitim
- sağlık
Bunlar, devletin aslî görevleridir. Buralarda merkeziyetçilikten uzaklaşmak, Cumhuriyet ideallerini (eşitlik, adalet, demokrasi, dayanışma, …) de suya düşürür.
Dolayısı ile, önerilen yöntem, federatif bir yapı değil, fransızcadaki adıyla “desentralize” bir yapıdır. Bu modelde bu bölgelerin parlementoları olmayacaktır. Takdir edersiniz ki Türkiye, daha Ankara’da çıkan yasalarla bile demokrasiyi yakalamakta zorlanıyor. Bir de bu yasalar yerel dinamiklerle çıksa kim bilir başımıza neler gelir.
İddiamız odur ki, merkezî hükümetlerin yetki, görev, ve kaynaklarından bir kısmının bölgelere, bir kısmının il özel idarelerine, bir kısmının da belediyelere devredilmesiyle Türkiye’nin yönetimi çok daha optimum hale gelecektir. Sorunlar yerinde tespit edilecek, yapılabildiğinde çözümler yerinde getirilecek, yoksa merkezî hükümetin yardımına başvurulacaktır. Ayrıca, bölgeler arası kaynak transferleri de daha saydamlaşacak, dayanışmanın ve birlikteliğin bedeli daha iyi anlaşılacaktır.
Bu tip bir adem-i merkeziyetçilik, yönetim performasını arttıracağı gibi, yerel demokratik katılımı da arttıracaktır. Vatandaşlar, kendilerini daha etkin ve yönetime daha yakın hissedecekler, demokrasi daha iyi işleyecektir.
İdarede diğer dillerin yeri
Bugün itibariyle Türkiye’nin resmi dili Türkçe’dir. Bir ülkenin bir dilden çok resmi dile sahip olması beraberinde bir sürü pratik zorluğu getirir. Kanımızca bu Türkiye için de geçerlidir. Bugün için ülke vatandaşlarının büyük çoğunluğunun da Türkçe’ye hakim oldukları göz önüne alındığında, Türkiye’nin resmi dilinin Türkçe olması epey makul gözüküyor.
Ancak devlet, hem merkezî ve hem de özellikle yerel idarelerde, ülkede konuşulan diğer dilleri de göz önüne almalıdır. Önemli bir takım belgeler ve broşürler, başka diğer dillere de, bunların konuşulma yoğunluğuna göre, çevrilmeli ve halka sunulmalıdır. Mahkemelerde, tercüman yoluyla davalar, ücreti devlet tarafından karşılanmak suretiyle, görülebilmelidir.
Örneğin Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde, belediyeler, hizmetlerinin bir kısmını Kürtçe de sunabilmelidirler. Tabii bu hizmetleri resmi dilde de sunmayı sürdürerek.
Böyle uygulamalar, şimdilerde Alman emeklilerin yoğun olarak yaşadığı Alanya-Antalya yöresinde de uygulanabilir, Lazların daha yoğun olarak yaşadıkları Trabzon-Rize yöresinde de. Tabii daha başka örnekler de olabilir.
Ancak, son zamanlarda bir yerel belediyenin yapmakta olduğu duyulan uygulama, yani belediyedeki eleman alımları için hem Türkçe hem Kürtçe bilen elemanları tercih etmek pratikte Kürtler yönünde bir ayırımcılıktır. Zira Kürt olmayıp da Kürtçe bilenlerin sayısı çok azdır.
Dış Politika
Burada yalnızca sorunla direkt ilgili dış politika unsurlarına değineceğiz. Yoksa zaten uzun olan bu yazı çok daha uzar.
Avrupa Birliğine Üyelik Hedefi
Doğrudur, AB’ye üyelik hedefi önünde bir yumak engel durup durmaktadır. Bir yandan Kıbrıs meselesi, bir yandan üyeliğe kategorik olarak karşı çıkan Fransa ve Avusturya gibi ülkeler…
Biz, AB’ye üyeliğin kayıtsız şartsız bir destekleyicisi değiliz. Bu, önümüzdeki on-onbeş yıl içinde nasıl bir AB’nin şekilleneceği ve o zaman nasıl bir Türkiye’nin ortaya çıkacağı ile yakından ilgilidir. Bir bakarsınız, zamanı geldiğinde bizler Türkiye olarak AB üyeliğinden vazgeçivermişiz. Bu olabilir. Yeter ki Türkiye bu zaman zarfı içersinde her bakımdan AB standartlarını yakalayabilsin.
Bu bakımdan, sonunda ne olacağını bugünden bilemesek bile, Türkiye’nin bu üyeliği önemli bir hedef olarak önüne koyması ve bu uğurda yapılması gerekenleri (bir takım fedakârlıklar dahil) peyderpey yapması gerektiği kanaatındayız.
Tabii bu konu, başlı başına bir yazıyı gerektiren bir mevzudur. Bu konuya “Kürt Sorunu” başlığı altında değinmemizin esas sebebi şudur: AB, Türkiye’nin geleceğe ilişkin ümididir. Geleceğe iyimser bakabilmenin nadir gerekçelerinden biridir. Bu Türkiye’nin halen büyük bir kısmı için öyledir. Türk’ü için de, Kürt’ü için de, Ermenisi için de ….
Bakmayın istatiksel olarak AB’ye üyeliğe desteğin düşüşte oluşuna. Bu, ancak ve ancak, örneğin Kıbrıs gibi bir konuda çogu AB ülkelerinin aldığı haksız tutumdan ötürüdür. Bir nevi küslüktür. Yoksa AB’ye ilişkin ümit henüz Türkiye’de sönmemiştir. Bu, özellikle kendini “Kürt” olarak tanımlayan vatandaşlar arasında özellikle geçerlidir.
AB üyeliği hedefi, kendini “Kürt” olarak tanımlayan vatandaşlar için gelecekte kültürel ve benzeri haklarınının korunmasının en büyük garantisidir. Türkiye’nin bölüneceğinden korkagelen biz diğerleri içinse bu korkuyu yenmenin en etkin yolu. Zira, eskiden beri çoğunluğunun ayrılıktan yana olduğunu düşünmediğim Kürtler, AB üyeliğine doğru, engelli de olsa bir yürüyüş içinde olan Türkiye’den kopmak istemeyeceklerdir.
Ne uğruna istesinler? Ortadoğu’nun kurak ve kaypak coğrafyasında herhangi bir başka fakir ülke olarak bayrak dalgalandırmak için mi? Kerkük’ün petrollerine ise aklı olan güvenmez. Batılı petrol şirketleri bunun ucundan bir pay yedirseler bile, petrolün ömrü 30-40 yılı geçmez. Sonra ne olacak?
Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dillerine İlişkin Anlaşma
Bu anlaşma, adı üstünde azınlık dillerinin korunması ve değişik alanlarda kullanılabilmesine ilişkindir. İnsanlık için daha iyi bir dünya hedefleyen anlaşmalardan biridir. İnsan Hakları Sözleşmesi kadar önemli olmasa da aynı kategoridedir.
Anlaşmayı şu ana kadar 47 Avrupa Konseyi ülkesinden 22’si imzalayıp yürürlüğe koymuş, 11′i daha da imzalamış ama henüz parlamentosundan geçirmemiştir. Tahmin edilebileceği gibi, AB ülkelerinin birçogu bu 22 ülkenin arasındadır. Fransa bile (ki biz asimilasyonu onlardan öğrendik) bu anlaşmayı imzalamış, ancak henüz yürürlüğe koymamıştır.
Türkiye’nin yapması gereken, bu anlaşmayı vakit geçirmeden imzalayıp, makul bir süre içinde de yürürlüğe koymaktır.
Dikkatlice okunduğunda görülecektir ki bu anlaşma esasen epeyce esnek olup, uygulaması da o kadar zor değildir. İmzalandığında hem Türkiye’nin kendi halkına yarayacak, hem de Avrupa ve dünyaya doğru pozitif bir mesaj olacaktır.
Ancak, bu anlaşma özellikle bir hususta, getirmeye çalıştığı ilkelere nazaran geri ve yetersizdir. O da şudur ki “göçmenlerin dilleri” bu anlaşma kapsamına sokulmamamıştır. Bu Avrupa’nın büyük bir ayıbıdır.
Türkiye, anlaşmayı imzaladıktan hemen sonra göçmenlerin dillerinin de “azınlık dili” kapsamına alınıp anlaşmaya konu edilmesine yönelik diplomatik çalışmalar yapmalıdır.
Irak ve Kuzeyi
Takdir edersiniz ki, Irak’ta bugün gelinen durum tam bir fiyaskodur. İstediğimiz kadar “biz ABD’lilere söylemiştik” diyelim, bugün gelinen noktada durum hemen herkes için bir fiyaskodur… Bir grup hariç… Kuzey Irak’taki Kürtler. Onlar, kendi hesaplarına göre, doğru zamanda, doğru güçle (ABD) işbirliği yapmış, bu coğrafyada neredeyse ilan edilmemiş bir bağımsızlığa kavuşmuş, bu arada refahlarını da arttırmışlardır. Yine kendi hesaplarına göre Kerkük’ü de ceplerine koydular mıydı keyiflerine diyecek olmayacaktır.
Peki Türkiye’nin politikasına ne dersiniz?
Bize göre Türkiye’nin Irak savaşına katılmaması çok isabetli olmuştur. Gelinen nokta (fiyasko) da bunun en iyi göstergedir. ABD’de bile bunu böylece kabul edenler artık çıkmaktadır.
Ancak, daha sonraki etapta, Türkiye’nin Irak’lı Kürtlere karşı fevrî tutumunu anlamak güçtür. Daha doğrusu anlamak mümkündür de tasvip etmek değil.
En başta şunu tespit etmemiz gerekiyor. Bizim Irak’lı Kürtlere reva gördüğümüz bu tutum, aslında onlara bir düşmanlığımızdan değil, bu yazının başında sözü edilen, 19. yüzyıldan beri yaşadığımız parçalanma korkusundan geliyor. Buna bazıları Sevr kompleksi diyorlar. Biz, Osmanlı’nın yıkılışının travması tabirini tercih ediyoruz.
Evet, bizler, bir yüzyılı aşkın bir zamandır böyle korkularla yatıp kalkıyoruz. Irak’a ilişkin kabusumuz da Kuzey’deki Kürtlerin bir şekilde Kerkük’ü ele geçirerek geçici de olsa bir refaha kavuşmaları, ardından bir punduna getirip bağımsızlık ilan etmeleri, bu devleti özellikle ABD ve Avrupa devletlerinin tanımaları, daha sonra da bu durumun Türkiye’nin kendi Kürtlerine bir model oluşturması ve ardından gelen ayrılıkçılık ve… bölünme!
Şunu da belirtmek gerekiyor ki 1926′da Kuzek Irak’ta (Musul ve Kerkük) referendum isteyen Türkiye idi. Yazının başında sözünü etmiştik: bugün Kuzey Irak’ta refendum yapılsa sonuç ne çıkar dersiniz? Fazla düsünmeye gerek yok: Sonuç, bağımsız bir Kürdistan’dan yana çıkar.
Ancak şunu da iddia ediyoruz ki, benzeri bir refendum Türkiye’de yapılsa, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da doğmuş veya halen orada yaşamakta olan vatandaşlarımıza bu soru sorulsa sonuç ayrılıktan yana olmayacaktır. Hatta ezici bir çoğunlukla vatandaşlarımız Türkiye’de kalmayı seçeceklerdir. Maalesef bu konuda bir istatistik araştırma yok ancak şöyle bir hesap yapabiliriz: Kendileri dahi ayrılıkçı olmadıklarını iddia ettikleri halde bugün Türkiye’de ayrılıkçılığa en yakın duran parti DTP gibi görünmektedir. Onun da Türkiye’deki oy potansiyeli %4-5 civarındadır ki bu da en fazla 2 milyon seçmen eder. Türkiye’deki Kürt sayısının 12 ila 20 milyon arasında olduğu tahmin edilirse, Türkiye Kürtlerinin ayrılıktan ne denli uzak oldukları görülebilir.
Denilebilir ki “bu bugün için böyle olabilir ama gelecek için bir garanti teşkil etmez”. Bir nebze doğruluk payı vardır bu sözün. Eğer petrol sayesinde geleceğin olası Kürdistan’ı görece bir refah elde ederse ve fakat sınırın bu tarafında yaprak kımıldamzsa mesela… Geleceğin olası Kürdistan’ında insanlar (bugün olduğu gibi) Kürtçe eğitimi alabilir de, sınırın bu tarafında hala bu vatandaşlarımıza “sen aslında Türksün” demeyi sürdürürsek mesela…
Örnekler çoğaltılabilir. Kısaca söylemek istediğimiz, Türkiye kendi Kürt sorununu (bu arada bütün azınlık sorunlarını) kendi içinde adamakıllı çözdüğü takdirde bu korkulara kapılmasının hiç bir gereği kalmaz.
Kaldı ki, izlediği politikalarla Türkiye bölgede ve dünyada “Kürt düşmanı” olarak algılanmaya başlamıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu aslında gerçeği yansıtmıyor. Ama gelin siz bunu dünyaya anlatın… Bir de Kuzey Irak’taki ve dahi kendi Kürt vatandaşlarımıza… Iddiamız odur ki, bu “Kürt düşmanlığı” algılaması diğer birçok faktörü geride bırakacak şekilde öne çıkmaktadır. Asıl çekinilmesi gereken olgu budur.
Peki, ne yapmak gerekiyor?
Türkiye, şimdilik Irak’ın toprak bütünlüğünü destekleyici tutumunu sürdürmelidir. Bu coğrafyada statüko dışında bir arayışa girmemelidir. Ama bu tutumunda aşırı ısrarcı ve sert olmamalıdır. Hele salırgan olarak algılanabilecek tutumlardan tamamen uzak durmalıdır. Bunu bir “kırmızı çizgi” olarak görmekten de vazgeçmelidir. Kısacası tutumunda daha esnek olmalıdır.
Özellikle Kuzey Irak’taki Kürt yönetimiyle bu nedenle şimdiden iyi ilişkiler kurulmalı, bu bölgeye mümkün mertebe destek olunmalıdır.
Unutulmamalıdır ki laik demokratik rejimiyle Türkiye, ister istemez geleceğin olası Kürdistan’ına da model olacaktır.
Bu bölgeyle ekonomik ilişkiler desteklenmelidir. Zaten hali hazırda Türkiye kökenli birçok şirket burada faaliyet göstermektedir. Bunlara azamî derece kolaylık gösterilmeli, yenileri de teşvik edilmelidir.
Irak’la daha fazla sayıda sınır kapısı açılmalı, ticaret bu şekilde desteklenmelidir.
Irak’ın genelinde ve Kuzey Irak özelindeki altyapı yatırımları ihalelerine Türkiye kaynaklı şirketlerin katılması desteklenmeli, bunlara Eximbank kredi imkanları sunulmalıdır.
Kısacası, Türkiye Kuzey Irak’ı ihya etmelidir.
Bu arada, Türkiye’den politikacılar, Irak’lı Kürtler konusunda ileri geri düşmanca ifadeler kullanmaktan kaçınmalı, benzeri bir tutumu ilk önceleri ABD aracılığı ile Irak’lı Kürt liderler de takınmalıdır.
Kerkük’ün statütüsü konusunda Kürtlere destek çıkılmalı veya en azından daha esnek bir tutum takınılmalıdır. Unutmayalım ki o bölgenin kalkınması, bize de ve özellikle güneydoğumuza da yarayacaktır. Bunun dışında, Türkiye bu pazarlıkta, petrolün bir kısmının dahi olsa işletilmesini elde edebilir. İlişkiler ilerledikçe ABD aradan çıkmalı, Türkiye direkt olarak Irak’lı Kürt liderlerle görüşebilmeli, bu görüşmelerde kendi haklı güvenlik çekincelerini de onlara anlatabilmelidir.
Kısacası, Türkiye vakit geçirmeden Irak’lı Kürtlerin dostu olduğunu kanıtlamalı, Irak’lı Kürtler de buna karşılık vermelidir.
Görülecektir ki böyle rahat bir ortamda, Iraklı Kürtler Türkiye ‘yi düşman görmedikleri takdirde Türkiye’nin haklı güvenlik kaygıları da daha bir dikkate alınır olacaktır.
Eğer ki statüko birgün bizim dışımızdaki nedenlerden ötürü bozulursa, yani Irak’ın bölünmesi gündeme gelirse, Türkiye bu duruma şimdiden hazırlıklı olmalıdır. Bu da şu demektir: Bu durumda Türkiye, Birleşmiş Milletler, ABD ve AB’nin de tutumunu dikkate alarak, bu olası yeni devleti tanıyan ilk beş ülkeden biri olabilir. Tabii bir şartla: bu olası Kürdistan’ın Türkiye’den bir toprak talebi olmadığı ve olmayacağı garantisini alarak.
SONUÇ
Yazı bu kadar oldu sonuç bari kısa olsun:
- Daha çok empati
- Daha çok ümit
- Daha çok tolerans
- Daha çok demokrasi
- Daha çok özgürlük
- Daha çok eğitim
- Daha çok hizmet
- Daha çok zenginlik
- Daha akıllıca bir dış politika
- …
Ve de…
- Daha az korku
- Daha az nefret
- Daha az şiddet
- Daha az ayırımcılık
- Daha az ırkçılık
- …


Yazan: Ebru ‘



Yazan: Özgür Erbaş
Yazan: Ekrem Düzen





